Kitap Künyesi
Kim yazdı, ne zaman çıktı, ne kadar sürdü.
- Dil
- tr
30 Saniyede Özet
Kuruntular Kitabı ne anlatıyor? Tek paragrafta.
8 dakikalık okuma · 1.529 kelime
Kitabın Temaları
Kitabın işlediği temalar.
“Bir demiryolu işçisinin oğlu olan Pablo Neruda, 20. yüzyılı “büyük yaşamış” şairlerden. Şiir, diplomatlık ve toplumsal savaşım, onun yaşamının üç büyük uğraşı. Hem sürgünler yaşamış,…”
— Kuruntular Kitabı
Bölüm Bölüm Kitap Özeti
1 bölüm, sırayla özetlendi.
Kuruntular Kitabı — Bölüm 1
İçindekiler
Pablo Neruda: “Şiirim benim bedenimden çıkar…” ………… 13 Sessizliği Arıyorum ………………………………………………….. 23 Ve Ne Kadar …………………………………………………………… 26 Artık Gitti Şehir………………………………………………………. 29 Sessiz Olmak…………………………………………………………… 30 Bir Şehre Dönüş………………………………………………………. 32 Deste …………………………………………………………………….. 35 Deniz Kızı ile Sarhoşların Masalı………………………………… 37 Dağarcık…………………………………………………………………. 38 Büyük Masa Örtüsü …………………………………………………. 40 Onunla…………………………………………………………………… 42 O Kadar Yüksek Değil………………………………………………. 43 Nokta…………………………………………………………………….. 46 Korku…………………………………………………………………….. 47 Gündüz Ay’ı İçin……………………………………………………… 49 Öyle Bir Yorgunluk ………………………………………………….. 51 Neler Olmuyor ki Bir Günde …………………………………….. 54 Doğuş ……………………………………………………………………. 56 Alacakaranlıkta Kendi Kendine Konuşma ……………………. 58 V. ………………………………………………………………………….. 61 Kendi – Döllek…………………………………………………………. 63 Atlar………………………………………………………………………. 65 Sorma …………………………………………………………………… 67 O Günler ……………………………………………………………….. 69 Çoğuz …………………………………………………………………… 71 Ayağın Masalı………………………………………………………….. 73 Burada Yaşıyoruz……………………………………………………… 75 Firar ………………………………………………………………………. 78 Bahtsız …………………………………………………………………… 80 Çobanıl …………………………………………………………………. 82 Kötü Eğitimime Dair………………………………………………… 83 Güzde Unutulmuş ………………………………………………….. 86 Yaşlı Kadınları Okyanusun ………………………………………… 88 Devinimsizlik………………………………………………………….. 90 Zavallı Çocuklar………………………………………………………. 91 Sonuçlar…………………………………………………………………. 93 Balad……………………………………………………………………… 94 Gırtlak …………………………………………………………………… 96 Güneyde Dörtnala …………………………………………………… 99 Çam Ağaçları Sonatı……………………………………………….. 100 Aşk………………………………………………………………………. 104 Kedinin Rüyası ………………………………………………………. 106 Anılar ve Haftalar ………………………………………………….. 108 Sonunda Gittiler ……………………………………………………. 110 Yol Rehberi …………………………………………………………… 113 Elveda Paris…………………………………………………………… 117 Ah, Şu Dipsiz Cumartesiler! ……………………………………. 120 Trenlerin Rüyası …………………………………………………….. 122 Guillermina Nerde Acaba?………………………………………. 124 Dönüyor Arkadaş…………………………………………………… 126 Kışın Oldu ……………………………………………………………. 127 Tatlılık, Her Zaman………………………………………………… 130 Gece Anahtarlı Gündüz ………………………………………….. 133 Burada, Orada, Her Yerde ……………………………………….. 135 Kıyıdaki Yabancılar…………………………………………………. 137 Kereste Ismarlayan Mektup……………………………………… 139 Yurttaş………………………………………………………………….. 142 Unut Beni …………………………………………………………….. 145 Bir Sürü Ad…………………………………………………………… 147 Notre Dame’ın Damındaki Yeşil Heykeller ………………… 149 Hemen Getirin Onu ………………………………………………. 151 Kapalı Bir Ağızdan Giriyor Sinek ……………………………… 154 Gemiciler ile Dev Ahtapotun Kızgın Dalaşı ……………….. 157 Karşıkent………………………………………………………………. 161 Santiago Şarkısı ……………………………………………………… 164 Tembel Hayvan ……………………………………………………… 167 Hayvanlar Kitabı ……………………………………………………. 169 Güz Vasiyeti………………………………………………………….. 175
Pablo Neruda: “Şiirim benim bedenimden çıkar…”
Arjantinli gazeteci Rita Guibert, 1960’ların sonlarında Latin Amerikalı yedi yazarla yaptığı kapsamlı söyleşileri Yedi Ses adını verdiği bir kitapta toplamıştı. Jorge Luis Borges, Miguel Angel Asturias, Octavio Paz, Julio Cortázar, Gabriel García Márquez ve Guillermo Cabrera Infante’yle birlikte Yedi Ses’ten biri de Pablo Neruda’ydı. XX. yüzyıl şiirinin en önemli adlarından, 1971 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Neruda’nın 1957-58 yıllarında kaleme almış olduğu Kuruntular Kitabı’nı Alova çevirisiyle yayımlarken, şairin Santiago yakınlarında, Isla Negra’daki evinde yapılan bu uzun söyleşiden kısa bir kesit sunuyoruz.
Adınızı neden değiştirdiniz? Neden Pablo Neruda adını seçtiniz?
Gerçekten çok iyi anımsamıyorum. O sıralar 13-14 yaşlarındaydım. Babamın yazar olmama karşı çıktığını anımsıyorum. Sanırım, yazar olmamın ailem için de, benim için de iyi olmayacağını, sonunda hiçbir işe yaramayan biri olup çıkacağımı düşünüyordu. Yazar olmama ailevi nedenlerle karşı çıkıyordu, ama bu nedenler benim için hiçbir önem taşımıyordu. Kendimi korumak için aldığım ilk önlem adımı değiştirmek oldu.
Neruda soyadını Çek şair Jan Neruda’dan mı aldınız?
Çek şairin adını duymuş muydum, emin değilim. Ama o günlerde bir kısa öyküsünü okumuştum. Mala Strana Öyküleri adlı kitabında, Prag’ın Mala Strana mahallesinde yaşayan Pablo Neruda: “Şiirim benim bedenimden çıkar…” yoksulları anlatan öyküler vardı. Belki de o sırada almışımdır Neruda soyadını. Dediğim gibi, çok oldu, iyi anımsamıyorum. Ama Çekler beni kendilerinden biri olarak görüyorlar.
Şiirlerinizi hep elle mi yazıyorsunuz?
Bir kazada parmağım kırıldı, aylarca daktilo kullanamadım. İşte o zaman gençlik alışkanlığıma geri döndüm, yeniden elle yazmaya başladım. Daha sonra, parmağım düzelip daktilo kullanabilir duruma geldiğimde, şiirimin elle yazıldığında daha duyarlı olduğunu, biçimsel olarak daha kolay değiştirilebildiğini fark ettim. Gördüm ki, el bir biçimde işin içine giriyor. Ge- çenlerde, Robert Graves’in bir gazetecinin sorularını yanıtlarken, “Bu evde, bu odada bir şeyin farkına vardınız mı? Her şey el yapımı. Bir yazar yalnızca el yapımı şeyler arasında yaşamalı,” dediğini okumuştum. Bana öyle geliyor ki, Graves şiirin de elle yazılması gerektiğini söylemeyi unutmuş. Daktilonun şiirimle aramdaki mahremiyeti ortadan kaldırdığını, elimin bu mahremiyeti yeniden kurduğunu gördüm.
Günde yaklaşık kaç saat çalışıyorsunuz?
Her gün çok fazla okuyabildiğim ya da çok fazla yazabildiğim söylenemez. Aslında sabahtan akşama kadar yazmak isterdim, ama bir düşünceyi, bir deyimi yerli yerine oturtmak ya da düş gücümden öylesine fırlayan karmaşık bir şeyi düzene koymak beni bitkin düşürebiliyor, bütün gün uğraştırabiliyor. Kaldı ki, yaşamı bütün gün çalışma odamda oturamayacak kadar çok seviyorum. Sabahtan akşama kadar oturmak bana uygun değil; yaşamda olup bitenlerle, evimle, siyasetle, doğayla ilgilenmeyi çok seviyorum. Ama günün hangi saatinde olursa olsun, nerede olursam olayım, yazdığım zaman kendimi tümüyle verebiliyorum şiirime. Kalabalık bir yerde olsam bile. Bir sürü insan konuşuyor, tartışıyor, kavga ediyor da olsa, düşüncelerimi toplayıp geliştirebilirim.
Borges’le aranızda bir çatışma olduğu söyleniyor
Borges’le aramda olduğu söylenen çatışma temel bir çatışma değil; belki yaklaşımlarımızda düşünsel ve kültürel bir farklılık olduğu söylenebilir. Hiç kuşkusuz, hoşgörüyle tartışabiliriz. Benim düşmanlarım başka, yazarlar değil. Benim düşmanlarım emperyalizm, kapitalistler ve Vietnam’a napalm bombası atanlar. Borges değil.
Borges’in yazdıkları için ne düşünüyorsunuz?
Borges büyük bir yazar, müthiş! İspanyolca konuşan tüm halklar Borges’in varlığından onur duyuyorlar. Özellikle de Latin Amerikalılar. Çünkü Borges’ten önce Avrupalı yazarlarla kar- şılaştırılacak pek az yazarımız vardı. Büyük yazarlarımız vardı, ama Borges gibi evrensel bir yazara pek az rastlanıyordu. Onun en büyük olduğunu söyleyemem, ama Avrupa’nın dikkatini ve entelektüel merakını bizim ülkelerimize yöneltmesini sağlayan o oldu. Bütün söyleyebileceğim bu. Herkes Borges’le kavga etmemi istiyor diye onunla kavga edecek değilim. Eğer o bir dinozor gibi düşünüyorsa, bunun benim düşüncemle bir ilgisi olamaz. Ben onun modern dünyada olup biten hiç- bir şeyi anlamadığını düşünüyorum, o da benim hiçbir şeyi anlamadığımı düşünüyor. Demek, anlaşıyoruz.
García Lorca’nın ölümünden önce yazdığınız “Federico García Lorca’ya Övgü” adlı şiirinizde onun trajik sonunu bir bakıma önceden görmüştünüz.
Evet, böyle tuhaf bir yanı var o şiirin; ölümünü her nasılsa görmüşüm gibi… tuhaf diyorum, çünkü Federico çok mutlu, çok neşeli bir insandı. Onun gibi pek az insan tanıdım. Yaşam aşkı onda cisimleşmişti sanki… Yaşamının her anının tadını çı- karırdı, çevresine mutluluk saçardı. O yüzden, öldürülmesi, faşizmin en bağışlanmaz günahlarından biridir.
Yapıtlarınızın farklı evreleri var, değil mi?
Bu konudaki düşüncelerim çok belirgin değil. Aslında benim evrelerim falan yok, onları eleştirmenler keşfediyor. İnsan evrelerle yaşamaz. Ya da bir evrenin ne zaman başlayıp ne zaman bittiğini hiç kimse bilmez. Benim şiirimin bir erdemi varsa, o da bir organizma olmasıdır; şiirim, organiktir ve benim bedenimden çıkar. Çocukken şiirim de çocuksuydu, gençliğimde şiirim de gençti, acı çektiğim dönemlerde umarsız, toplumsal savaşa katılmak zorunda kaldığımda saldırgan oldu. Bugün yazdığım şiirde hâlâ tüm bu eğilimlerin bir karışımı vardır. Bu konuda daha fazla söyleyeceğim bir şey yok. Her zaman içten gelen bir gereksinimle yazdım; sanırım bu tüm yazarlar, özellikle de tüm şairler için geçerlidir.
Bir şiirinizi okur musunuz?
ÇOĞUZ
Bir sürü insan içinde kimim ben, biz kimiz, karar kılamıyorum birinde: kaybolmuşlar giysilerimin altında, başka şehre taşınmışlar.
Tam sırası gelmişken akıllı olduğumu göstermenin ağzımdan alıyor sözü içimdeki gizli aptal.
Gün oluyor, uyukluyorum seçkinler meclisinde, tam cesaretimi toplarken hiç tanımadığım bir korkak sarıp sarmalıyor iskeletimi bin tane ince önlemle.
Alevler sarmışken görkemli konağı ben çığırıyorum itfaiyeci yerine, kundakçının biri fırlıyor sahneye, o benim. Bir şey gelmiyor elimden. Nasıl seçip ayırsam kendimi? Nasıl bir araya getirsem?
Okuduğum bütün kitaplar göklere çıkarıyor kahramanları her zaman kendine güvenen: ölüyorum kıskançlıktan; rüzgârlı, kurşunlu filmlerde kıskanıyorum kovboyları, atları bile alkışlıyorum.
Ama ne zaman çağırsam atılgan yanımı çıkıp geliyor gene eski tembelliğim, bilmiyorum asla kimim ben, kaç kişiyim, kaç kişi olacağım. Bir çana dokunup da çağırabilseydim gerçek kendimi, gerekliysem çünkü kendime yok olmamalıyım ben.
Çok uzaklardayım yazarken döndüğümde çoktan gitmişim: görmek isterdim aynı şey geliyor mu başkalarının başına, benim gibi daha çok var mı, onlara da aynı şeyler mi oluyor, bunu keşfettiğim zaman öyle iyi belleyeceğim ki her şeyi sorunlarımı açıklarken coğrafyadan konuşacağım.
Kuruntular Kitabı’nda öteki kitaplarınızdan daha belirgin bir mizah damarı seziliyor…
Kuruntular Kitabı’nın havası, ince bir alaycılıkla neşeli bir yaklaşım arasında geziniyor. Şiirimin genel havasından farklı. Kendi kendimi alaya almam da söz konusu burada. Hiç kuşkusuz mizah denen şeyi hedeflediğim yok, zaten beceremezdim. Ama mizahı her zaman düzyazının, romanların ve oyunların temel öğelerinden biri olarak görmüşümdür. Mark Twain bir mizahçıdır, ama Dostoyevski’yle Shakespeare de öyledirler. Bu onsuz edilemeyen mizah, şiir dünyasının çok uzağındadır. Kuruntular Kitabı’nda, başka kitaplarımda da, özellikle Dünyanın Sonu’nda, evrene bölünmüş bir bakışa daha fazla yer vermi- şimdir. “Bölünmüş bakış” derken, hem bir kişi olarak, hem kendi yaşamından bir şeyler anlatan biri olarak, hem de bir şair olarak, her biri kendini ayrı ayrı dile getiren ayrı bölmelerim olduğunu söylüyorum…
gerek sana yüzüne gök için mak Çık
iki kanat, bir keman, ve bir sürü şey, sayısız, adsız şeyler, kocaman, yavaş bir göz için ehliyet, badem ağacının tırnakları üstüne yazıt, sabahleyin çimenlerin unvanı.
SESSİZLİĞİ ARIYORUM
Şimdi rahat bırakabilirler. Artık alışabilirler bensizliğe. Kapatıyorum gözlerimi. Beş şey istiyorum yalnız, beş seçilmiş kök. Biri sonsuz aşk. Öbürü görmek güzü. Yaşayamam uçuşan toprağa düşen yapraklar olmadan. Üçüncüsü ağır kış, sevdiğim yağmur, okşayışı ateşin kaba soğukta. Dördüncüsü yaz, karpuz gibi yuvarlak. Ve beşincisi, gözlerin senin. Matildem benim, sevdiceğim, uyumak istemem gözlerin olmadan yaşamak istemem bana bakmazsan: sana ayarlıyorum baharı izlesin diye beni bakışlarınla. Bunlar, dostlarım, bütün istediğim. Hiçbir şeye yakın, her şeye yakın.
Okur Yorumları
Kitap hakkında ne düşünüyorsun?
Bu kitap için henüz yorum yok. İlk yorumu siz yazın.
